‘Yaz’ olmalı idi ilk söylenen, ‘oku’ değil. Biz tanrısı değil miyiz bilincimizin? Bizim beynimiz değil mi her suçu unutan? Biz değil miyiz ki her düşünceyi çarpıtan? Yazmalıyız ki sözümüz kök salsın, yazmalıyız ki değişen anlamların geri dönebileceği, yeniden başlayabileceği bir evi olsun. Yazmalıyız ki, suçlarımız ve suçluluklarımız ve hatalarımız yüzümüze çarpılabilsin. Bu değil midir hayatımızın anlamı?
Search This Blog
Nov 13, 2008
The narrow and non-intersecting paths of knowledge
A recent opinion piece, Electronic Publication and the Narrowing of Science and Scholarship , by James A. Evans, tackled a very related issue.
Evans rightfully complained that "as more journal issues came online, the articles referenced tended to be more recent, fewer journals and articles were cited, and more of those citations were to fewer journals and articles. The forced browsing of print archives may have stretched scientists and scholars to anchor findings deeply into past and present scholarship. Searching online is more efficient and following hyperlinks quickly puts researchers in touch with prevailing opinion, but this may accelerate consensus and narrow the range of findings and ideas built upon."
I think, this is an important problem in the era of ultra-focused researh, completely detached academic fields, and poor intellectual public out-reach.
Nov 11, 2008
The Different Perspectives on Evolution in Academia
Representations of Evolutionary Theory in Turkish Newspapers, a paper for which I am a co-author, will be presented in ECREA conference in Barcelona. Meanwhile, one of the co-authors, Murat Gülsaçan, brought to my attention the following paper by Setälä and Väliverronen, entitled Public acceptance of evolution and the rise of evolutionary discourse. This paper, though a little bit convoluted with jargon, seems to ask a very similar question with our paper, yet through a completely different epistemological glass.
We would argue that evolutionary theory is grounded in the rational thought. We would further argue that rational thought has a legitimate logical basis to make better predictions than other epistemologies. Setälä and Väliverronen, if I did not completely misunderstand what they were trying to communicate in their abstract, would argue that evolution is yet another kind of "rationalist discourse." It is very surprising, and somehow unnerving, to see this distinction within academia.
Nov 10, 2008
Obama ile ilgili küçük bir not
Bütün dünyada oluşan umut dalgasını 8 sene süren irrasyonel, militarist ve cibiliyetsiz Bush iktidarının bitişine bağlarsak ne ala. Eğer Obama'dan dünyayı değiştirmesini bekliyorsak, Obama'nın Amerika'nın, bir ulus devletin başkanı olarak seçildiğini unutmamız lazım. Obama, zafer konuşmasında da dediği gibi, Amerika'lılar için değişim vadediyor, dünya için değil.
Nov 5, 2008
Yaşlı beyaz adamlar ve bir siyah adam arasında yanlız bir Türk
4 kasım akşamı, bir toplantı için gittiğim Chicago Üniversitesi'nin Hutchinson Hall denen büyük salonunda, Obama'nın ismi hep bir ağızdan tekrarlanıyordu. Duvarlara asılmış, yaşlı, beyaz, saygın görünüşlü akademiyenlerin portrelerine çarpıp bu ses, genç ve yaşlı, sakallı, atkılı, kepli, pipolu ve ister istemez beyaz bir akademik kalabalığa geri dönüyordu.
O salonda, çevremde mutlulukla, umutla, içtenlikle "başkanlarının" zafer konuşmasını dinleyen kalabalığın içinde kendimi yapayanlız hissettim. Birlikte, kendilerinden değişik birisini liderleri olarak seçebildikleri için duydukları gururu paylaşamadığım için hüzünlendim. Ülkelerinin kendini tekrar tekrar yenileyebileceğine, bir gün içerisinde kendilerini değiştirebileceklerine ve "bir kişinin dünyayı değiştirebileceğine" dair belki naif ama dürüst inançlarını kıskandım.
Yarın yeni bir gün olacak Amerika için. İronik bir şekilde, Obama'nın, yani siyah Kenya'lı Müslüman bir babanın, çocukluğunu Endonezya'da geçirmiş oğlunun, Amerikan başkanı olarak seçilmesi Amerika'nın, yavaş yavaş elinden kaybettiği global hegemonyasını yeniden, daha ideolojik kanallardan yapılandırmasına önayak olacak. Silahlara ve ekonomik güce dayanmayan bu yeni liberal akımının Türkiye, Avrupa, Ortadoğu ve dünya üzerindeki etkisini ise bekleyip göreceğiz.
Oct 19, 2008
Felsefi Diyaloglar III
İSTANBUL, EMIRGAN'DA ÇAYBAHÇESİ. BİR TARAF RUMELİ HİSARI... ÖNLERİNDE SEMAVER
Perihan Pekbilir Görece (PPG). Orhan. Bu son konuşmamızda çok fazla üstüme geldin, lütfen durumu entellektüel düzlemin dışına çıkarmayalım.
Orhan Elitoğlu Düşüntaş (OED). Yahu neden bunu bu kadar büyütüyorsun ki. Bu kadar eşitsizlik arasından ve bunca tartışma odağı içinden, cinsiyetlerimizi ön plana çıkarıyorsun ikili ilişkimizle ile ilgili konularda.
PPG. Daha buraya gelirken gözlerinle yedin beni be! Cinsiyeti mi kalmış. Artık şu tartışmayı bitirelim de, sonra şeytan görsün yüzünü.
OED [İçinden]. [Hay Allahım çattık vallahi] - Tamam tamam. kusura bakma.
PPG. Neyse. Ne anlatıyordum. Hah. Putnam diyordum.
OED. Evet evet. Gerçeklik hakkında konuşuyorduk.
PPG. Tamam. Şimdi bu Putnam ki aslında “eski okullu” bir Princeton filozofu bu adam, gerçeklik kavramı üzerine basit bir düşünce deneyi yaratıyor. Bu düşünce deneyinde iki farklı dünya düşlüyor: birisi bizim dünyamız, diğeri ise bizimkine ikiz bir dünya. Bu iki farklı dünyada herşey ama herşey birbiri ile aynı. İnsanlar, dağlar, güneş... Tamamen ikiz iki dünya. Sadece tek bir fark var, su bizde H2O iken orada farklı bir kimyasal yapı, mesela X2Y. Ama bu iki sıvının diğer bütün özellikleri birbirinin aynı. Bu durumda...
OED. Peki. Bu nasıl olacak tam olarak anlayamadım, ama hadi olsun bakalım.
PPG. Şimdi o dünyada bir Orhan'da var. Senin ikizin tamamen aynı. Ve o da, herşeyiyle suya benzeyen X2Y maddesine "su" diyor. Bütün herşey dilsel olarak aynı olsa da, iki su aslında birbirinin aynı değil. Bu da demektir ki, H2O ve X2Y gerçektir ve dahası bu gerçeklikleri kendi içlerinde saklıdır.
OED. Çok afedersin ama bu neden çok önemli bir "düşünce deneyi." Herhangi bir kimyacı da bunu sana söyleyebilirdi.
PPG. İyi de bu düşünce deneyi çok önemli bir felsefi tartışmanın odak noktası. Net olarak söylemek gerekirse, sorulan soru, şeylerin içsel anlamları var mı, yoksa bütün anlamlar (pragmatiklerin söyledikleri gibi) dışsal olarak "signifier"lar tarafından mı yükleniyor:
OED. Anladım. Sonuç olarak H2O’nun ve X2Y’nin “gerçek” fiziksel varlıklar olduğu ve de bu varlıkların diskur dışında da var oldukları konusunda hemfikiriz. Ama sen bunların anlaşılmasının, dil içinde yeniden yaratılmasının ve de iletişim sırasındaki hareketlerinin tamamen görece olduğunu savunuyorsun anladığım kadarı ile. Eğer ki doğa bilimlerini düşünürsek, sana tam katılamıyorum, ama tam da reddedemiyorum. Tarih veya daha “text” ile meşgul alanlara ise istersen sonra girelim çok dağılacak yoksa. Ama tabi ki erkek olduğumdan dolayı korkuyorum azıcık dikte ettirmekten.
PPG – Korkma Orhan’cığım, açık konuşmak gerekirse, kendi sosyal habitatımızda konuşma alanımızı yarattık. Garip bir dinamik oluşturduk. Ama yine de sen dikkati elden bırakma ve unutma, senden, ikram beklemiyorum. Gerekirse kendim konuşmayı dikte ederim ya da bitiririm, sen o yüzden sakin ol!!! Korkma, devam et...
OED. [İyice maymun olduk yahu, neyse...] Tamam peki. Benim sorunum şu. Özellikle fizikte, aynı zamanda kimya ve biyolojide çoğu zaman tekrarlanabilir ve değişmeyen bilgilere emprik yöntemlerle ulaşılabiliyor. Yani bilimsel epistemoloji ile değişmeyen ortaklıklar, sabit kategoriler ve aynı koşullar yaratıldığında her zaman tekrarlanabilen deneyler oluşturulabiliyor. Burada pek bir görecelilik göremiyorum. Diğer bir deyişle X2Y ve H2O'nun gerekli bilimsel epistomoloji sürecinden geçirilerek anlamlarının ayrılabileceğini düşünüyorum. Burada da Popper'ın aslında önemli olduğunu düşünüyorum.
PPG. Sen öyle düşünüyorsun da, o zaman sen Popper'a girmeden hemen Whorf'un meşhur yakıt bidonu örneğini vereyeyim. Unutma Whorf bir mühendis olarak yetişmiş, o yüzden sakın bu adam gazdan, bidondan ne anlar diye önyargılar geliştirme. Neyse, Benjamin (Whorf) abimizin dikkatini çekiyor ki, üzerinde dolu yazan yakıt bidonlarının yanında insanlar dikkatli davranırlarken, üzerinde boş yazan bidonların yanında insanlar çok daha rahat davranıyorlar, sigara içiyorlar falan. Ama fiziksel olarak üzerinde boş yazan bidonlarda, arta kalan yakıt ve daha önemlisi açığa çıkmış yakıt gazları var. Bu da bidonları aslında daha tehlikeli yapıyor. Ama insanlar kafalarında tamamen fiziksel bir sıfat olan ve bidonlarda sıvı olmadığını belirten "boş" kelimesini, aynı zamanda "tehlikesiz" olarak da anlıyorlar. Diğer bir deyişle kelime anlamlar kazanıyor. Whorf bunları değişik Amerika kıtası kabilelerinde inceleyerek örneklerini çoğaltıyor ve iyice ileri giderek insan grupları arasında mesela zaman kavramının nasıl değişik şekillerde anlaşıldığını ortaya koyuyor.
OED. Gerçekten çok ilginç. Bu tabi ki Chomsky'nin ve daha sonra Pinker'ın ortaya koyduğu teorilerden çok daha farklı.
PPG. Orhan kusura bakma benim kalkmam lazım. Bugün fazla garip davranmadın, o yüzden teşekkür ederim.
OED. Önemli değil, teşekkür ederim bu haftada geldiğin için. Haftaya yine buluşuyoruz değil mi? Hatta bu sefer seni bir akşam yemeğine çıkarayayım olmaz mı?
PPG. Yuh Orhan... Yuh. İki dakika aklın başka bir şeye çalışmıyor mu?
OED. Niye yahu.
PPG. Benim Boğaziçi Üniversitesi Bilim Kulübünde bir konuşmam var, ondan önce kulüp odasında buluşalım istersen. Ama artık bana asılmayı bırak Orhan, lütfen.
OED. Tamam tamam peki. [Bu hatun yemin ediyorum, bu nazından çekici geliyor bana herhalde] Haftaya kadar hoşçakal o zaman.
Oct 7, 2008
Maverics, ponds and oceans
I, being an "alien" in America, am fascinated by American politics, albeit dissappointed. It is really sad that the American political discourse is trapped in a shallow pond. It is even sadder that this pond lies just a couple of steps from an ocean of interesting ideas.
Sep 19, 2008
Felsefi Diyaloglar II - Gerçeklik ve Yansımaları
Bu diyaloglara kısa bir giriş için tıklayınız.
Bir önceki diyalog için tıklayınız.
PERİHAN VE ORHAN BU SEFER ANKARA SAKARYA'DA NET PİKNİK'TE BULUŞMUŞLARDIR. RAKI İÇMEKTE VE DE MELİH GÖKÇEK'TEN KONUŞMAMAK İÇİN FELSEFE KONUŞMAKTADIRLAR.
Perihan Pekbilir Görece (PPG): Merhaba Orhan. Geçen sefer benim kadınsallığımı kullandığımı ima ettin. Emin ol çok şey var söyleyeceğim ama karıştırmıyorum (DOMUZ!!!) Onun yerine şimdilik sineye çekip sözü bu sefer sana bırakıyorum.
PPG – Hmmm. Fiziksel gerçeklik yok demedim ben. Sadece gerçeklikle, o gerçekliği algılamamız, yorumlamamız ve de dil içinde yeniden üretmemiz fiziksel gerçeklikten ayrı, tamamen bağımsız bir dünya yaratıyor.
OED - Biraz daha açar mısın?
| From Budapest |
PPG - Bak mesela ben bu resmi Budapeşte'de çektim. Gerçek hayatta renkleri, dumanı vb. bu şekilde görmemiz mümkün değil. Ama değişik lenslerin ve modifikasyonların bu tip yüksek karşıtlıklı imgeler oluşturabileceğini biliyoruz. Aslına bakarsan bu fotoğrafı çekerken aynı olayı (uçakların geçişini) çıplak gözle gördüm, kamerada nasıl yeniden oluşturulacağını hayal ettim, kameramı kullanarak hayalimdeki yansımayı kaydetmeye çalıştım, ortaya çıkan imge o gerçekliğin yeni bir yorumu oldu.
OED - İyi de bu zaten bilimsel (ve hatta modernist) yaklaşımlara ters değil ki. Fotoğrafik imgelerle ilgili bu tip çıkarsamaları hatırladığım kadarı ile Susan Sontag'da yapıyor ama onu hiç karıştırmayalım istersen. Kimse herşeyi yüzde yüz bildiğini iddia etmiyor. Benim asıl meselem, bu gerçekliğin belli metodlarla daha isabetli ve de daha geniş açılarla algılanabileceği. Bu bence senin söylemine yakın, Popper mesela bir şekilde bilimsel epistemolojinin takip edilmesi halinde, yavaş yavaş gerçekliğe daha çok yaklaşılacağını düşünüyor.
PPG - Dur şimdi. Gerçeklik anlayışım için sana Putnam’ın alternatif evrenlerini ve de iki ayrı “su” kavramını analiz ettiği düşünsel deneyini örnek verebilirim. Ama bu gerçekliğin insan kültürlerinde nasıl değişik algılandığını Whorf’un antropolojik ve dilbilimsel örneklemelerinden çıkarsayabiliyoruz. Hem özellikle daha text ağırlıklı bilgilerin, özellikle de tarihin nasıl değiştiğini ve de “gerçek” tarihin olmadığını da savunuyorum. Bilimsel epistemolojiye gelince sonuçta o da ayrı bir kültür.
OED – Hmmm. Tamam anlıyorum ne demek istediğini galiba. Hani bir gerçeklik var ama buna asla erişemeyiz, her zaman bir görece söylem perdesinden bakacağız gerçekliğe. Ama ben sana bilimle ilgili söylediklerinde katılmıyorum. Bilimin de tam burada, diğer kültürlerden ve de bilme şekillerinden ayrıldığını düşünüyorum. Ama dur şimdi, Putnam ne yapmıştı ki bu kadar önemli ben bilmiyorum. Hem Whorf'u da tam bilmiyorum ben (Ulan şu öndeki kel herif iyice sinirime dokundu. Pis cüce)
PPG – Feminist harekete karşı ukalalıklar döşeneceğine biraz okusaydın fena olmazdı. (Neyse, içimde kalmadı.) Ama dur bu hafta yorulduk, haftaya anlatayayım.
OED – Bu arada Perihan bu sohbetleri çok seviyorum. Başka insanlarla bu kadar düzeyli konuşamıyorum.
PPG – (Nooluyo lan, herif direk yazdı, dur bakalım bunun sonu nereye varacak). Orhan sende olayı bir düzey, bir ilerilik gerilik düzlemine çektin. Ne düzeyinden bahsediyorsun. Hadi sen şimdi kafanı karıştırma, biraz daha konuşursak gelecek hafta açılırsın.
Aug 30, 2008
Buda Kalesi ve Ortaçağ Haritaları
Arkama bakmamaya kararlıyım, Izanagi’nin hatasına düşmeden, güzellikler tam olmadan ve de çirkinlikler saklanmadan ağaçların arasında, görmek istemiyorum Budapeşte’yi. O yüzden gözüm ayaklarımın altında bir belirip bir yiten basamaklarda.

Bır yandan da Hartmann Schedel isimli bir Alman’ı düşünüyorum. Onun elinden çıkan Scedesche Weltchronik isimli kitabın sayfalarında, daha 15. yüzyılda, Buda şehri (ki o zaman Peşt kısmından ayrı) ve kalesi, ayrıntılı bir şekilde haritalanmış. Ortaçağ’ın o yarı bilimsel yarı mistik kalemleri, Buda’yı Almanlar için tanımlamışlar. Bense bakmadan kitaplara ve haritalara, bir sokağın arkasından gelen diğer sokağı takip ediyorum, sırf birazcık bilinmezlik hissetmek için.
Haritalar ve turıst rehberleri neler yapacağınızı siz daha bilmeden sizin için dikte ettiriyor, bütün şehirler kendi minik karmaşalarından arınıp, biz gezginlere steril tadlar sunuyorlar. Budapeşte'nin biberleri ve Fransa'nın Eyfel kulesi. Haritalar ve turist rehberleri, nefret ediyorum bütün bunlara bağımlılığımdan. Hiç bir kafe orijinal değil, hiç bir sokak gidilmemiş değil, hiç bir manzara görülmemiş değil, şehirler klişe imgelerin ve basit arzuların elinde iki düzleme inmiş. Ve kendi gözlerimizle görmek şehirleri artık çok zor. Düşünüyorum bazen, Ortaçağda bir gezgin olmak. Hastalıkların, yoksulluğun, pisliğin arasından daha önce hiç bir insanın görmediğini ilk defa görmek, yazmak, anlatmak.
Müzik değişiyor, Rachmaninof’un çaldığı eski bir kayıt çalınıyor kulağıma, Lizst’in Macar Rapsodisi. Adımlarımı hızlandırıyorum, arkaya bakmamalıyım, Buda neredeyse ayaklarımın altında biraz daha gayret. Ama hayır dayanamıyorum. Arkamı dönüyorum ve karşımda ağaçların arasında fışkırmış kilise kubbeleri ve kuleler. Ne tam bu manzara, ne de Budapeşte'nin sunduğu en estetik görüntü. Fakat garip bir şekilde sadece benimmiş gibi hissediyorum, elim fotoğraf makineme gidiyor ve de o görüntüyü de benden sonra gelenlerden çalıp makinenin dijital hafızasına hapsediyorum.
En sonunda, turistlerle dolu bir tepeye ulaştırıyor beni bu merdivenler. Sinirim bozuluyor. Turistler hem kendi yabancılığımı hatırlatıyor, hem de geldiğim yerin çoktan binlerce göz tarafından görüldüğünü. Hayallerimi bir yana bırakıyorum ve arkamı dönüyorum, Budapeşteye bakmak için...
Aug 24, 2008
Felsefi diyologlar I - Žižek, Nietzsche ve de Sound of Music
Perihan Pekbilir Görece (PPG) - Merhaba, geçen gün youtube’da geziyordum bir de baktım ki Žižek’in yeni bir video’su ortalıkta dolanıyor. Bu sefer 1960’lardan klasik muzikal “Sound of Music” ile ilgili çok çarpıcı saptamalar yapıyor ve temelde fılmin altmetninin açıkça ırkçı olduğunu savunuyor. Bence Žižek mükemmel ve ahlaki olarak çok yukarıda bir düşünür: batı medeniyetinin bütün ırkçı foyalarını açığa çıkarıyor ve de göremediklerimizi bize gösteriyor.
Orhan Elitoğlu Düşüntaş (OED) Hmmm. Ben izlemedim bir bakayayım.
OED - Yok Perihan. Bu iş olacak gibi değil. Bu fikirlerin hiç bir epistemolojik temeli yok. Žižek’in burada söyledikleri doğru olsa da olmasa da, aynı fikirleri ben söylesem hiç bir manası ve kuvveti olmayacağı gerçeğini değiştirmez. Žižek kendi yarattığı bir popüler aura ile tamamen kendi ideolojik düşüncelerinin ve daha önemlisi popüler ve klişe ile olan kavgasının, kendi güç ilişkilerini kullanarak dışavurumu. Nietszche’nin de dediği gibi “[itikatler] kabuller doğruluğun en büyük düşmanıdır.” Bana öyle geliyor ki Žižek kendi kabulleri temelinde düşünüyor (Lacancı bir birey kültü). Özgür görünse bile aslında belli normalara olan tepkisinin esiri olmuş durumda entellektüel olarak ve düşüncelerini özgürleştirecek veya sorgulayacak sağlam bir epistemolojiye sahip değil.
PPG – Senin bu eleştirilerin çok temelsiz, çünkü Žižek tam da senin saldırdığın görece düşünce sistemlerinin, mesela yapıbozumcuların, karşısından kendini konumlandırıyor. Yine de senin gibi pozitivist bir yaklaşımı olmasını gerektirmiyor.
OED – İşte burada yanılıyorsun. Çünkü ben yapıbozum, ki Derrida’nın epistemolojisi ve ne yapmaya çalıştığı çok belli, karşısında olmadığım gibi, pozitivist kültürün çok sorunlu tarafları olduğu düşüncesindeyim. Ama bunlar Žižek’in düşüncelerinde hiç bir metodolojik veya ontolojik sorumluluk taşımadığı, dahası taşımak gereğini bile reddettiği gerçeğini değiştirmiyor.
PPG – Senin çok sevdiğin Nietcszhe’ye göre “matematikçilerin kullandığı ‘tanımdan yola çıkarak’ şeklinde başlayan kabullerde olduğu gibi... nedensellik nihayetine hiç bir zaman getirilmez” Yani her düşünce sisteminin başlangıcında belli kabuller vardır. Bu durumda senin Žižek’e olan eleştirin bile bir çok kabule dayanıyor.
OED - Bu işin içinden çıkamayacağız galiba, ama şunu söylemek istiyorum. Žižek ve benzer popüler filozofların en çok takıldığım noktası, düşüncelerinin yayılmasını popüler olmalarına borçlular. Yani, senin de kabul edeceğin gibi Žižek’in düşüncelerinin Habermas’ın veya Foucault’un düşüncelerinden, hatta İncil’den veya Kuran’da dile getirilen fikirlerden daha yukarıda ya da aşağıda olduğunu savunmak çok verimli bir tartışma olmaz tahminimce, özellikle görece fikirler zamanında. Amma velakin, görünüş o ki, popüler olmak, rahat anlaşılmak ve de anektodal veya medyatik olmak son derece kolaylaştırıyor belli düşüncelerin yayılımını. Yine Nietszche’den bir alıntı yapmak istiyorum: “...yüzeysel (tamam olmayan) bilgi, tam bilgiden daha başarılıdır: şeyleri daha basit bir şekilde anlar, ve daha rahat anlaşılır dolayısı ile daha çekici (ikna edici) fikirler ortaya çıkarır.”
PPG – Hmmm... Bunu Žižek için söylemek gerçekten doğru mu bilmiyorum. Çünkü her ne kadar youtube’da nispeten anlaşılır ve slogan vari narrativleri bulunsa da, yazıları oldukça yüklü referanslarla ve devamlı değişen, okuması güç fikir yumakları ile dolu. Sende biliyorsun bunu.
OED – Doğru söylüyorsun ama yine de bence bir sorun var. Sadece Žižek’ten kaynaklanan değil, felsefe ve sosyal bilim kültüründe iyice kemikleşmiş kişi kültü sorunu. Dikkat edersen bütün bu diyalog sırasında bir kişi hakkında konuştuk. Sanki o kişi bir peygamber imiş gibi. Üstelik bunu yaparken başka filozoflara atıflarda bulunduk, yine sanki onların söyledikleri kesinlikle doğruymuş gibi. Bu sorun kişi kültleri benim kafamı çok zorluyor ve rahatsız ediyor. Bir yandan da bunun ötesine nasıl geçeğimi bilemiyorum.
PPG – Bence de çok haklısın. Çünkü, iki düşünce akımı birbirleri ile diyalektik bir ilişki içinde değil ise yapısalcılık-postyapısalcılı, marksizim-capitalizm, vb. karşılaştırma yapmak neredeyse imkansız hale geliyor. Bu konuda aslında Putnam’ın düşüncelerine bir bakmak lazım. Gelecek hafta belki devam ederiz olur mu?
OED – Kadın olarak tamamen domine ettin bu diyaloğu. Femist akımdan dolayı korkuyorum, sesimi çıkaramıyorum. O yüzden sen ne dersen kabülümdür!
Aug 21, 2008
Penguenler ve büyük fikirler
Marburg’un karakterine çok da uymayan, spot ışıklar ile aydınlatılmış bu kitapçıda bulunan kitaplar, genel olarak benim son zamanlarda ki edebi dağarcığımı belirliyor. İki ay önce, Penguin yayınevinin çıkardığı Büyük Fikirler (Great İdeas) serisinin bir kısmı, iki rafı işgal eden İngilizce kitap bölümünün bir rafını kapladı. Ben de heyecanla bu kitapların arasına kendimi attım. Penguen’in iddasına göre bu kitaplarda anlatılan fikirler “medeniyeti sarstı ve bizi biz hapmaya yardım etti.” Bu şaşalı tanıtımı hakedecek eserler yok değil serinin içinde. Nietczhe’den Proust’a, Orwell’den Emerson’a bir çok tanınmış ismin, çok da bilinmeyen, ama hayatları boyunca ürettikleri fikirleri öyle ya da böyle özetleyen görece kısa yazılar var toplam 60 tane.
Son aylarda bu seriden bir çok kitap okuma şansım oldu ve de bazı görüşlerimi sizinle paylaşmaya karar verdim. Genelde bu seride temsil edilen fikirler batı entellektüel birikimin temel etiksel, epistemolojik sorunsalları üzerine. Bu blog dizisinde yapmaya çalışağım, kafama takılan bir soruyu alıp, kitaplardan alınan alıntılarla ve kendimi çok ciddiye almadan, küçük bir diyalog yaratmaya çalışmak olacak. Tabi, eğer ilginizi çeker de bu diyaloğa eklemeler yapmak isterseniz, eminim yazılar çok daha zenginleşir. Bu kitapların hiçbiri (en azından benim bildiğim kadarı ile) Türkçeye çevrilmediğininden, bu yazıları Türkçe yazmamın daha doğru olduğuna karar verdim.

Küçük bir not. Penguen meselesi çok komiğime gidiyor. Düşünsenize, gözlüklü, atkılı ve çok ciddi bir Penguenle bir kafede oturmuşsunuz ve de bu penguen size felsefe anlatıyor, şarabını yudumlarken. Komik (ya da benim espri anlayışım iyice acayipleşti bilemiyorum). Neyse, ilk yazı Felsefe epistemolojisi üzerine.