‘Yaz’ olmalı idi ilk söylenen, ‘oku’ değil. Biz tanrısı değil miyiz bilincimizin? Bizim beynimiz değil mi her suçu unutan? Biz değil miyiz ki her düşünceyi çarpıtan? Yazmalıyız ki sözümüz kök salsın, yazmalıyız ki değişen anlamların geri dönebileceği, yeniden başlayabileceği bir evi olsun. Yazmalıyız ki, suçlarımız ve suçluluklarımız ve hatalarımız yüzümüze çarpılabilsin. Bu değil midir hayatımızın anlamı?


Add to Technorati Favorites

Search This Blog

Showing posts with label Travel - gezi. Show all posts
Showing posts with label Travel - gezi. Show all posts

Nov 5, 2008

Yaşlı beyaz adamlar ve bir siyah adam arasında yanlız bir Türk

Obama, Obama, Obama...

4 kasım akşamı, bir toplantı için gittiğim Chicago Üniversitesi'nin Hutchinson Hall denen büyük salonunda, Obama'nın ismi hep bir ağızdan tekrarlanıyordu. Duvarlara asılmış, yaşlı, beyaz, saygın görünüşlü akademiyenlerin portrelerine çarpıp bu ses, genç ve yaşlı, sakallı, atkılı, kepli, pipolu ve ister istemez beyaz bir akademik kalabalığa geri dönüyordu.


O salonda, çevremde mutlulukla, umutla, içtenlikle "başkanlarının" zafer konuşmasını dinleyen kalabalığın içinde kendimi yapayanlız hissettim. Birlikte, kendilerinden değişik birisini liderleri olarak seçebildikleri için duydukları gururu paylaşamadığım için hüzünlendim. Ülkelerinin kendini tekrar tekrar yenileyebileceğine, bir gün içerisinde kendilerini değiştirebileceklerine ve "bir kişinin dünyayı değiştirebileceğine" dair belki naif ama dürüst inançlarını kıskandım.

Yarın yeni bir gün olacak Amerika için. İronik bir şekilde, Obama'nın, yani siyah Kenya'lı Müslüman bir babanın, çocukluğunu Endonezya'da geçirmiş oğlunun, Amerikan başkanı olarak seçilmesi Amerika'nın, yavaş yavaş elinden kaybettiği global hegemonyasını yeniden, daha ideolojik kanallardan yapılandırmasına önayak olacak. Silahlara ve ekonomik güce dayanmayan bu yeni liberal akımının Türkiye, Avrupa, Ortadoğu ve dünya üzerindeki etkisini ise bekleyip göreceğiz.

Oct 19, 2008

Felsefi Diyaloglar III

Felsefi Diyaloglar: Giriş

Felsefi Diyaloglar I

Felsefi Diyaloglar II


İSTANBUL, EMIRGAN'DA ÇAYBAHÇESİ. BİR TARAF RUMELİ HİSARI... ÖNLERİNDE SEMAVER


Perihan Pekbilir Görece (PPG). Orhan. Bu son konuşmamızda çok fazla üstüme geldin, lütfen durumu entellektüel düzlemin dışına çıkarmayalım.


Orhan Elitoğlu Düşüntaş (OED). Yahu neden bunu bu kadar büyütüyorsun ki. Bu kadar eşitsizlik arasından ve bunca tartışma odağı içinden, cinsiyetlerimizi ön plana çıkarıyorsun ikili ilişkimizle ile ilgili konularda.


PPG. Daha buraya gelirken gözlerinle yedin beni be! Cinsiyeti mi kalmış. Artık şu tartışmayı bitirelim de, sonra şeytan görsün yüzünü.


OED [İçinden]. [Hay Allahım çattık vallahi] - Tamam tamam. kusura bakma.


PPG. Neyse. Ne anlatıyordum. Hah. Putnam diyordum.


OED. Evet evet. Gerçeklik hakkında konuşuyorduk.


PPG. Tamam. Şimdi bu Putnam ki aslında “eski okullu” bir Princeton filozofu bu adam, gerçeklik kavramı üzerine basit bir düşünce deneyi yaratıyor. Bu düşünce deneyinde iki farklı dünya düşlüyor: birisi bizim dünyamız, diğeri ise bizimkine ikiz bir dünya. Bu iki farklı dünyada herşey ama herşey birbiri ile aynı. İnsanlar, dağlar, güneş... Tamamen ikiz iki dünya. Sadece tek bir fark var, su bizde H2O iken orada farklı bir kimyasal yapı, mesela X2Y. Ama bu iki sıvının diğer bütün özellikleri birbirinin aynı. Bu durumda...


OED. Peki. Bu nasıl olacak tam olarak anlayamadım, ama hadi olsun bakalım.


PPG. Şimdi o dünyada bir Orhan'da var. Senin ikizin tamamen aynı. Ve o da, herşeyiyle suya benzeyen X2Y maddesine "su" diyor. Bütün herşey dilsel olarak aynı olsa da, iki su aslında birbirinin aynı değil. Bu da demektir ki, H2O ve X2Y gerçektir ve dahası bu gerçeklikleri kendi içlerinde saklıdır.


OED. Çok afedersin ama bu neden çok önemli bir "düşünce deneyi." Herhangi bir kimyacı da bunu sana söyleyebilirdi.


PPG. İyi de bu düşünce deneyi çok önemli bir felsefi tartışmanın odak noktası. Net olarak söylemek gerekirse, sorulan soru, şeylerin içsel anlamları var mı, yoksa bütün anlamlar (pragmatiklerin söyledikleri gibi) dışsal olarak "signifier"lar tarafından mı yükleniyor:


OED. Anladım. Sonuç olarak H2O’nun ve X2Y’nin “gerçek” fiziksel varlıklar olduğu ve de bu varlıkların diskur dışında da var oldukları konusunda hemfikiriz. Ama sen bunların anlaşılmasının, dil içinde yeniden yaratılmasının ve de iletişim sırasındaki hareketlerinin tamamen görece olduğunu savunuyorsun anladığım kadarı ile. Eğer ki doğa bilimlerini düşünürsek, sana tam katılamıyorum, ama tam da reddedemiyorum. Tarih veya daha “text” ile meşgul alanlara ise istersen sonra girelim çok dağılacak yoksa. Ama tabi ki erkek olduğumdan dolayı korkuyorum azıcık dikte ettirmekten.


PPG – Korkma Orhan’cığım, açık konuşmak gerekirse, kendi sosyal habitatımızda konuşma alanımızı yarattık. Garip bir dinamik oluşturduk. Ama yine de sen dikkati elden bırakma ve unutma, senden, ikram beklemiyorum. Gerekirse kendim konuşmayı dikte ederim ya da bitiririm, sen o yüzden sakin ol!!! Korkma, devam et...


OED. [İyice maymun olduk yahu, neyse...] Tamam peki. Benim sorunum şu. Özellikle fizikte, aynı zamanda kimya ve biyolojide çoğu zaman tekrarlanabilir ve değişmeyen bilgilere emprik yöntemlerle ulaşılabiliyor. Yani bilimsel epistemoloji ile değişmeyen ortaklıklar, sabit kategoriler ve aynı koşullar yaratıldığında her zaman tekrarlanabilen deneyler oluşturulabiliyor. Burada pek bir görecelilik göremiyorum. Diğer bir deyişle X2Y ve H2O'nun gerekli bilimsel epistomoloji sürecinden geçirilerek anlamlarının ayrılabileceğini düşünüyorum. Burada da Popper'ın aslında önemli olduğunu düşünüyorum.


PPG. Sen öyle düşünüyorsun da, o zaman sen Popper'a girmeden hemen Whorf'un meşhur yakıt bidonu örneğini vereyeyim. Unutma Whorf bir mühendis olarak yetişmiş, o yüzden sakın bu adam gazdan, bidondan ne anlar diye önyargılar geliştirme. Neyse, Benjamin (Whorf) abimizin dikkatini çekiyor ki, üzerinde dolu yazan yakıt bidonlarının yanında insanlar dikkatli davranırlarken, üzerinde boş yazan bidonların yanında insanlar çok daha rahat davranıyorlar, sigara içiyorlar falan. Ama fiziksel olarak üzerinde boş yazan bidonlarda, arta kalan yakıt ve daha önemlisi açığa çıkmış yakıt gazları var. Bu da bidonları aslında daha tehlikeli yapıyor. Ama insanlar kafalarında tamamen fiziksel bir sıfat olan ve bidonlarda sıvı olmadığını belirten "boş" kelimesini, aynı zamanda "tehlikesiz" olarak da anlıyorlar. Diğer bir deyişle kelime anlamlar kazanıyor. Whorf bunları değişik Amerika kıtası kabilelerinde inceleyerek örneklerini çoğaltıyor ve iyice ileri giderek insan grupları arasında mesela zaman kavramının nasıl değişik şekillerde anlaşıldığını ortaya koyuyor.


OED. Gerçekten çok ilginç. Bu tabi ki Chomsky'nin ve daha sonra Pinker'ın ortaya koyduğu teorilerden çok daha farklı.


PPG. Orhan kusura bakma benim kalkmam lazım. Bugün fazla garip davranmadın, o yüzden teşekkür ederim.


OED. Önemli değil, teşekkür ederim bu haftada geldiğin için. Haftaya yine buluşuyoruz değil mi? Hatta bu sefer seni bir akşam yemeğine çıkarayayım olmaz mı?


PPG. Yuh Orhan... Yuh. İki dakika aklın başka bir şeye çalışmıyor mu?


OED. Niye yahu.


PPG. Benim Boğaziçi Üniversitesi Bilim Kulübünde bir konuşmam var, ondan önce kulüp odasında buluşalım istersen. Ama artık bana asılmayı bırak Orhan, lütfen.


OED. Tamam tamam peki. [Bu hatun yemin ediyorum, bu nazından çekici geliyor bana herhalde] Haftaya kadar hoşçakal o zaman.

Aug 30, 2008

Buda Kalesi ve Ortaçağ Haritaları

Buda kalesinin tepesine doğru, en yukarıya, en uca, en ulaşılmaza çıkmak için yorgun bacaklarımı iteliyorum. Güneş arkamda, gölgem benden önce çok uzaklara gidiyor, onun arkasından koşuyorum. Elimde fotoğraf makinem, kulağımda Bartόk’ün Romen Dansları yavaş yavaş tırmanıyorum merdivenleri.



Arkama bakmamaya kararlıyım, Izanagi’nin hatasına düşmeden, güzellikler tam olmadan ve de çirkinlikler saklanmadan ağaçların arasında, görmek istemiyorum Budapeşte’yi. O yüzden gözüm ayaklarımın altında bir belirip bir yiten basamaklarda.


Bır yandan da Hartmann Schedel isimli bir Alman’ı düşünüyorum. Onun elinden çıkan Scedesche Weltchronik isimli kitabın sayfalarında, daha 15. yüzyılda, Buda şehri (ki o zaman Peşt kısmından ayrı) ve kalesi, ayrıntılı bir şekilde haritalanmış. Ortaçağ’ın o yarı bilimsel yarı mistik kalemleri, Buda’yı Almanlar için tanımlamışlar. Bense bakmadan kitaplara ve haritalara, bir sokağın arkasından gelen diğer sokağı takip ediyorum, sırf birazcık bilinmezlik hissetmek için.



Haritalar ve turıst rehberleri neler yapacağınızı siz daha bilmeden sizin için dikte ettiriyor, bütün şehirler kendi minik karmaşalarından arınıp, biz gezginlere steril tadlar sunuyorlar. Budapeşte'nin biberleri ve Fransa'nın Eyfel kulesi. Haritalar ve turist rehberleri, nefret ediyorum bütün bunlara bağımlılığımdan. Hiç bir kafe orijinal değil, hiç bir sokak gidilmemiş değil, hiç bir manzara görülmemiş değil, şehirler klişe imgelerin ve basit arzuların elinde iki düzleme inmiş. Ve kendi gözlerimizle görmek şehirleri artık çok zor. Düşünüyorum bazen, Ortaçağda bir gezgin olmak. Hastalıkların, yoksulluğun, pisliğin arasından daha önce hiç bir insanın görmediğini ilk defa görmek, yazmak, anlatmak.



Müzik değişiyor, Rachmaninof’un çaldığı eski bir kayıt çalınıyor kulağıma, Lizst’in Macar Rapsodisi. Adımlarımı hızlandırıyorum, arkaya bakmamalıyım, Buda neredeyse ayaklarımın altında biraz daha gayret. Ama hayır dayanamıyorum. Arkamı dönüyorum ve karşımda ağaçların arasında fışkırmış kilise kubbeleri ve kuleler. Ne tam bu manzara, ne de Budapeşte'nin sunduğu en estetik görüntü. Fakat garip bir şekilde sadece benimmiş gibi hissediyorum, elim fotoğraf makineme gidiyor ve de o görüntüyü de benden sonra gelenlerden çalıp makinenin dijital hafızasına hapsediyorum.



En sonunda, turistlerle dolu bir tepeye ulaştırıyor beni bu merdivenler. Sinirim bozuluyor. Turistler hem kendi yabancılığımı hatırlatıyor, hem de geldiğim yerin çoktan binlerce göz tarafından görüldüğünü. Hayallerimi bir yana bırakıyorum ve arkamı dönüyorum, Budapeşteye bakmak için...

May 23, 2008

Anatolia

First season of fieldwork in Central Anatolia. Summer 2004. Kardes Turkuler on my ipod.



"I am lost... I am lost in my own country.
"

These are the thoughts that haunted me as I drove a crappy station wagon, along the dirt roads somewhere near Nigde. The sun blew its unbearably hot breath from the windows and I passed ruins and hills and mounds and fields and villages.

I knew I had to stop in each of these small, worn-out, vanishing homes... I had to know who they were and I had to tell the world about them. I had to show how ancient and how important these people actually were. Yet, at that lost moment, I drove on.


And came a time the path took a left turn and there was nothing but the dark, dirty Central Anatolian yellow. I looked at my compass, as I knew I needed to go East and I kept driving.

May 5, 2008

The new exotic and the new cool!


Brooklyn Funk Essentials one of the many groups that have become regulars of the Istanbul music scene.

In the confusing, yet ever growing cultural maze of Istanbul countless groups and artists emerge in the last decade. For some, Istanbul, "where east meets west" became the new intellectual focus, as the east European cities were, when the grip of Soviets were weakening. For others, it represents a lost illusion of peace and tolerance. Others, who search for the 'safe exotic', found it in the hamams and whirling dervishes of the city. The more daring,went to the underground dens of vice, hidden in Beyoglu. It indeed has been a place for exotic and interesting social norms and histories and we pick and choose among them. Istanbul is becoming the new 'cool.'


I find this amazing and equally confusing. We, the conformist intellectuals of the 21st century, are shaping an illusion of a city for our own use.

Mar 18, 2008

Chronicles of a dissolving past

I am again feeling that familiar tingling in my stomach sitting in the seat numbered 107, facing the opposite direction to the train’s movement: a longing to escape. My kind seems to fear future; hence we prefer to look to the past for answers.


We live in the land of blurry, unsolved memories and present is always a train ride.

Mar 14, 2008

Faces of Berlin

Many of the faces of Berlin are hidden deep under the uncomfortably familiar, serious, and dire grimaces. The moment we stepped outside of the train station, I felt the powerful, unblinking gazes of war, violence and separation. Berlin was branded with the Mark of Cain and it was hard for anybody to look past the ghosts of this city.

As Emma the storm blew over us violent and unpredictable, we walked past the colossal, ugly and powerful Soviet Embassy building –now obviously the Russian Embassy. It was the most unpleasing weather and it was hard to concentrate on anything but the most obvious.


Yet, my eyes caught the glimpses of life..

The people, young and old, seemingly oblivious to both Emma’s vicious touch and Soviets’ dire memory, were there: visible, moving, different, present, colorful, interesting. Life penetrated the atrocious memories of the city as the vivid green of the unyielding life cracks the stones.

In my head there is a map of Europe. Most of the places are still labeled as terra incognito. In the very center, I had marked Berlin with big Medieval letters, hic sunt dracones. Now, instead, it says: “Next time I have to party at White Trash Fast Food

Dec 11, 2007

Fish, Squid and Simplicity

September 6th 2007. 8.30pm. In some small tavern in Split.


From my travels in Split, I remember one little room the most. If you ask me what exactly in this room caught my attention, my answer would be simple: Nothing!

It was late evening and I had still a couple of long hours to kill in Split, before I catch my bus to Sarajevo. So, I was wandering around the city without any real purpose. One small door caught my attention as two pretty girls, who were obviously tourists –American ones for that matter- just got out of that door.

As I poked my head into the small opening, a big woman, with simple but strong face, appeared without any warning and started shouting at me.

I, struck with horror, tried to explain myself until I realized she was not cursing at me. She was, in fact, repeating the words Fish and Squid in a completely unintelligible accent.

In ten minutes time, I was sitting comfortably at one of the four tables in the room, eating my deliciously cooked fish and squid and sipping from a glass of Kaltenberg Pils. Apparently, this place only served exactly those things that I was enjoying; fish, squid and beer.

I felt that this dimly lit room was one place I was to remember in Split. But, I wondered, what was so special about it. The walls, which were painted to a dull yellow, carried the only clues to the history of this place: two photographs. One showed a guy (the husband, the brother, the son?) holding a big gun, with pride and with respect. In another, you found a young kid, with a huge smile on his face. The fact that he missed two or more teeth, made him look like an extremely cute boxer with an unnaturally big head. Of course, it has to be mentioned that Elvis Presley was the music of choice in this magically cozy place.

Then, I realized. How much the simplicity of the room highlighted the people inside.
An Asian traveler, with a fancy backpack and cool hair was sitting at one of the tables. He would have been completely unremarkable anywhere else. But, there he was, standing out like a heroic Manga character. I almost expected him to carry a sword or a laser gun. He looked at me, I smiled at him, and it did not work. He just snorted and got back to his squids, as any cool Samurai would.

At another table, an old Croatian couple was sitting. They were eating and drinking fearlessly, as if they were 20. Once in a while, the old man leaned over the table and touched his companion’s hand. Their, happiness and content were so visible that it felt as if this was a film scene.

The next table was occupied by a Spanish couple; both very beautiful, and completely ignorant of their surrounding. Her plumpness contrasted to his grungy attractiveness, and they were ridiculous examples of a happy couple, touching each other’s faces every five seconds, their eyes locked.

These five people were so visible, so unique, and so powerfully present in that little restaurant that I realized this was the magic of the place. It had the power to show what was human and just made sure that people were what they were. In that place, none of us were tourists, none of us had nationalities. We were what we were.


Simplicity… Sometimes that is all it takes to make a place memorable. If you ask me to tell one place in Split, a city of palaces and cathedrals, narrow streets of cobble stone and small cafes, I would tell you about one nameless restaurant in a forgotten, ordinary neighborhood.

Oct 8, 2007

The first instance that defined Split: The distraction

Alone in a hotel room’s balcony. Dark. 11pm. Just after the long trip from Sarajevo. A bottle of wine on the table. Looking at the dark, ancient Adriatic.



“Sea. What an amazing, overwhelming, frightening thing. It is natural and poetic; physical and mystical at the same time. Real, as it storms through the coasts of Islands, turning boats upside down, and as it is the home and life of many creatures of this world. .Yet, it turns into something else in one of Hokusai’s magical paintings. It becomes the prison for Robinson Crouse; freedom for the young Sinbad; and a deep trap for the curious in Poe’s Maelstrom. It was dark and evil in Japanese folk tales and treacherously beatiful under the control of capricious Greek gods. We imagine sea as one of us.”

That was pretty much what I was thinking, sitting there, like a nocturnal turtle, when I spotted one, single glittering light in the vast darkness of the sea. Was it a loner fisherman, trying to make an early start to the fishing season? Was it a forgotten sign that warned the lost sailors? Or was I simply dreaming? I will never know. What I know is the fact that I could not think anything else but the source of that light. There it was, making me look at that single point, probably preventing me to think the thousand other meanings of the sea.

As sleep came over me with the changing tides, I wondered how many distracting lights there were in the world; which one of those lights, I managed to see past, and which ones stayed in my mind.


This first Croatian evening was a peaceful and serene one. The Sirens were silent, and that was more dangerous than their songs.

* First picture is Hokusai's painting: The Great Wave off Kanagawa, 2. Second picture is a painting by Liliane Tellier: Sinbad le Marin, Third is my photograph of the Adriatic.

Oct 1, 2007

The unexpected normalcy at the gates of Klis

I was somewhere close to Sarajevo airport. I did not have time. I had to go to a distant city of an old, powerless emperor, but, like all the travelers who do not have a plan; I could not actually go anywhere. It was three hours and 30 miles later that I realized hitchhiking was not the way to go.


I managed to make somebody to drive me a to a town center, where I met Samir; a big, blue eyed fellow with a lot of wit but not so much grace. After a very though and fruitless bargaining, there I was, in a pretty neat Volkswagen Sedan, going west with uncomfortable speed.

We drove through tiny roads, heroically entering small, dark tunnels with millions of warning signs on them, and dangerously rejecting the call of mesmerizing landscape in each curve of the road.

And we talked mostly about soccer and food. I avoided asking anything about the war as much as I could. It was hard to do so, as my eye was constantly catching images of countless cemeteries along the road. It was futile anyways.


I just innocently asked Samir about his family and he told me about her mother, who died recently of breast cancer. Suddenly, his face went dark and he told me:

“It was, of course, the war.”

He said:

“It was too much for her. Not hearing from me during the war, losing my father.”

He continued, without me asking:

“I searched for him for months, you know. We never saw his body again, but I am sure he is dead”

Here it was, just slipping from the man’s lips: A too-well-known, almost cliché dialogue. It was cheesy, it was blunt, it was simple. But, somehow, there, in that car, and on that road, it was too painful to listen, and too simple to ignore.

It was real.


And he continued even further.


“Well, now I have a little kid, a girl. She is the only meaning in life for me”


At that moment, thinking about the dramatic construct of a Hollywood film, I expect a mine to explode, or a sniper to hit Samir on the forehead.


I closed my eyes.


Nothing happened, but silence fell between us.




Hours later, that silence was awarded with the calming view of an Adriatic Sunset.
The war was over.

Sep 26, 2007

Prince Eugene's Legacy

WAR!!!

That was all I could think about when our small plane arrived at the Sarejevo airport. I was sad, I was troubled, I was worried. I knew Sarejevo from many places. I read about the town where many were killed by Serbian shells. I read about a bridge, which failed to survive, yet revived. I read about a woman, who lost not only her legs, but her kids as well. I read the story of the Pakistani fighters rushing to this city to save it from the infidels. I read about the kids who lost their limbs with a sniper bullet. I read it from New York Times, I read it from Cumhuriyet, I read it from Radikal, I read it from Nedim Gursel, I read it from Firuzan. I read it from Wikipedia. All of them confirmed what I felt at the time. Here I was, on the edge of an epic city, war torn, but proud with her bullet ridden minarets and churches, humble with her small, paved roads, which were labeled with yellow stripes to mark the “mine-cleaned areas.”

In my mind, she was a city defined by war... What arrogance!!!

WAR!!!

It crushed everything that came in its way: families, buildings, towns, bridges, beliefs, loves… But, it did one more horrible thing. It defined the lands that it destroyed. It became impossible to look beyond this thick fog of war. It created symbols of destruction for us to remember. Nobody knew that they were impossible to forget. The gorgeous, green lands that were crowned with magnificent heights all around, the beautifully cheerful people sitting next to me became meaningful only if they were touched by the war. The ancient and unique traditions of Sarajevo’s people were forgotten. The Christians and Muslims of the city became relevant only because of their role in the war. The mosques represent the resistance to the Serbian attacks and the churches represent tolerance. Nothing else really mattered. It was impossible for me to wend off the image of bullet holes in the mosques and dead bodies of children.



I realized, I could not write about a normal day in Sarajevo. Even if I could, nobody would listen.

It was so unfair.

Aug 6, 2007

Modern Masallara Özlem

Biliyorsunuz Alman sahnelerinde,
Herkes istediğini deneyebilir;
Bugün de dekor ve makineleri,
Esirgemenizi beklemiyorum.
Kullanın,
Büyük ve küçük gökyüzü ışıklarını,
Yıldızları da harcayabilirsiniz.
Su, ateş ve kayalıklar,
Hayvanlar ve kuşlar,
Hepsi bol miktarda mevcut.
Böylece, bu dar ahşap sahnemizde,
Boy gösterir bütün yaratılış;
Ve ölçülü bir hızla,
Gökten başlayıp dünyaya geçer,
Sonunda da cehenneme gider.
(Faust)


Marburg işte tam bu Goethe’nin bu sözlerini olurlarcasına canlı, o derece eski, ateşli ve herşeyin üstünde büyü, din ve bilim arasında sıkışıp kalmış bir küçük şehir.




Eğer ki sizinde yolunuz bir gün bu eski şehre düşerse, farkına varacaksınız ki, şehir yavaş yavaş eskiyor ziyaretçisinin gözünde. Türklerin ve diğer ‘yabancıların’ mesken tuttuğu banliyolerde iniyorsunuz sizi getiren trenden. 13. yy.’in kafasında kepleri ve korkularıyla buralara gelmiş Yahudilerini boşuna aramayın buralarda, 20.yy.’ın renksiz ve sönükö daha tarihleri yazılmamış göçmenleri var sadece bu yeni mahallelerde. Bindiğiniz otobüs sizi 70’lerin, anlaşılan her yerde çirkinliğini onurluca sahiplenen, fonksiyonel apartman komplekselerinden ve dönercilerden, 19.yüzyılın kafa karışıklığına doğru götürecek. Sonra, eski şehrin, ortaçağdan vazgeçmeden aydınlanmaya özenen, birbirinin üzerine binmiş, garip, kasvetli ve bir o kadar da gizemli evlerinin ve kiliselerinin arasına dalacak otobüs. İneceksiniz, ve tepeler karşılayacak sizi. Kiliselerin kuleleri, dar Arnavut kaldırımı sokakların arasında gidecek yerleri işaretleyecek ve sizi Mefisto’nun sözleri gibi sarmalayacak. Yavaşça çıkacaksınız Marburg’un merdivenlerini, kimbilir belki benim gibi yaşınız daha 35 olmadan.

Arnavut kaldırımlarına değdiği anda ayaklarınız, biranın ve türlü baharatla renklenmiş sosislerin anlamlandırdığı bir restoranlar ve kafeler krallığı saracak çevrenizi. Yaşlanmayı beklemeden bilgiye vakıf olan insanların arasından geçecek ve sezeceksiniz; Burada yaşıyor hala aydınlanmanın iştahı. Siz de benim gibi göreceksiniz ki, Mezopotamyanın tanrısına bu kadar uzak kalmanın ve ancak isteksiz bir silkinişle unutulan totemlerin ve pagan ayinlerinin öfkesi, enerjisi var bu yaz gününde boyunlarını rengarenk atkılarla süsleyen genç kalabalığın üstünde.

Ve ayaklarınız istemese de, o garip fethetme hırsıyla daha yukarılara, aristokrasinin o dayanılmaz çekiciliğine doğru götürecek sizi aklınız. Merdivenler, Prens Phillips’in hastalıklarının yazılı olduğu o basamaklar, ayaklarınızın altında eriyecek ve bu dar sokaklarda Luther’in de yürüdüğünü düşünerek varacaksınız Marburg’un en yüksek noktasına... Aşağıya korkuyla baktığınızda göreceksiniz: Marburg’u böylesine çekici yapan tepeleri ve ırmakları.... Herhalde sizde benim gibi evrenin anlaşılmaz rastlantıları ile yaratılan vadilerin ancak insanın aklında anlam kazandığını düşünecek ve gözlerinizi, apaçık doğaya isyanı haykıran iki düşman kilisenin kubbelerine çevireceksiniz.

Farkeceksiniz ki kiliselerden birisinin kulesi yavaşça boynunu eğmiş. Piza’daki kardeşi gibi şakacı bir gülümsemeyle gelen bir nükte değil önünüzde yükselen, yaratıcısının ruhunu lanetleyen bir utanç aslında. Zaten, takip edince yamuk bir şekilde yükselen kubbeyi, artık büyülü zamanları yitirmiş, o upuzun saçlarını kaybetmiş Rapunzel’in hüzünlü kulesi farkettirecek kendini ve sadece bir ip ucunda sallanan mimarın değil, Grimm Biraderlerin’de tekinsiz soluğunu duyacaksanız ensenizde.


Korkuyla çevirdiğinizde başınızı, kendinden aşağı olanı ezmek için yükselen kulenin duvarları karşılayacak sizi. Umursamayıp açıkça meydan okuyan duvarları, hemen oradan uzaklaşmak isteği ile yanından geçip gideceksiniz kalenin ve bir park açılacak önünüzde. Aşıkların yeşerttiği çimler üzerinde uzanacak ve fotoğrafını çekeceksiniz çiçeklerin. Kimbilir, belki sizin de ihtiyacanız vardır kaçmaya insanın yaratısından. Kim bilir, belki çiçeklerin anlaşılmaz, nedensiz güzelliğindedir aranan yanıtlar. İşte böylece düşünürken, belki sizin de sevdiğiniz elinizden tutacak ve saatlerdir şehri gezerken beyninizi kaplayan mantığın tekinsizlikleri ilmik ilmik açılacak, sevgilinizin elinin içinde yok olup gidecektir.

Ve ineceksiniz merdivenlerini Marburg’un. Bu sefer Prens Phillips’in hastalıklarını okumadan. Belki yol üzerinde bir Fırıncı’da durup, Hansel ve Gratel’in o tadına doyulmaz tatlılarından birisini yiyeceksiniz. Dolanırken sokakları, modern dünyanın felsefe taşları, ortaçağa özgü harflerle seslenecek gözlerinize, tabelalar arasında kafanız karışacak. Ama bulacaksınız yolunuzu Marburg’da... Gerçek olmayacak artık buranın karmaşıklığı, çözeceksiniz çok vakit almadan gizini. Sonra yine yollar görünecek size eminim. Marburg’un Ortaçağında kaybolmak kolay ama bu şehirde durmak zor... Gelince göreceksiniz yoldaşlar.

Euro-Tombala




Frankfurt’un olmayacak kadar modern ve temiz ve yeni ve mükemmelliliğinin içinde üzerinden geçip gitmiş savaşın izlerini taşıyan havaalına indim bir Pazartesi... İçim bir yandan E.’yi görecek olmanın kıpırtısı, bir yandan da yeni bir ülkeye gelmenin o içimde mayhoş bir tad bırakan aroması ile karmakarışıktı. Haubtbahnoff yazısını izleyerek ulaştığım devasa terminalde bir elimde yeni çıkmış Harry Potter kitabı, öbür elimde bavulum bilet sırasına girdim. İşte tam o sırada gördüm üzerimde duran kocaman Departures ekranını...

“Yine merkezdeyim, merkezde olduğum için özgürüm.”

Bu acıklı sevinç bütün benliğimi sardı. Üzerimdeki pano’da neler yoktu ki, Amsterdam’dı gideceği yer 3 dakika sonra kalkacak trenin ve Berlin’di sonraki. Hamburg’a uğrayıp, İskandinavya’ya doğru hareket edecekti birisi. Frenk memleketine gidecekler arka arkaya dizilmişti zaten.

Olasılıklar, olasılıklar, olasılıklar... Ve ben yüzlerce özgürlük içinden birini seçebilirdim.


Çıkardım, pasaportumdaki bir senelik Schengen vizesine baktım. İçim hüzün doldu. Kimi hakettiğim, kimi haketmediğim ayrıcalıklarımdan birisiydi elimde tuttuğum. Hazindi dünyanın durumu... Bireyi daha çok özgürlükle kandırmak... Merkeze, zaten merkeze yakın olanları toplamak...

Almanya’nın ve Avrupa’nın tam merkezinde, elimde pasaportum ve öbür elimde Harry Potter sırada bekliyordum... Ve birden, sırayı bozmak istedim, yere çöp atmak veya yere tükürmek. Küçük bir protesto, minicik bir isyan. Tabi ki eylem, düşünce kadar ucuz değil benim için, aksi olsaydı o sırada duruyor olmazdım.



Tabi ki sıramı bekledim, ve beni E’ye götürecek küçük kağıt parçasına sorgusuz sualsiz 12 Avro verdim. Onlarca özgürlük arasından, beni Marburg seçti.

Jul 18, 2007

The Quest for the Biological Dome



Getting fat is an important intellectual challenge.

No! I am not talking about the health issues, or the great nostalgia (i.e. Oh, God! I was 10 kilograms less two years ago). I am not even talking about the social implications of getting fat.

No!

I am talking about the great intellectual quest of seeking coherence and getting fat is fundamentally related to the existential search for the meaning of life.

First and foremost, an important and socially recognized body part is added to the traditional body parts you already have:


The Tummy!!!


An intellectual should explain to himself/herself, “the meaning of the tummy,” and of course, for this, one has to search for the origins.

If you are like me (which definitely should be tested if we are to generalize), one day you will have (or already have had) a great epiphany, which I call the day of reconciliation. In that important day, you realize suddenly that you have a tummy.

I guess, this realization can happen in various ways, as it happened to me in a rather strange way:

The day of reconciliation for me was a sunny day in the seashore. Lovely day, I would say… I, who is awkwardly called by his mother “su samuru” (beaver), was in the sea. I love resting on my back on the water, slowly moving my hands and feet to prevent myself sinking, and letting my body float freely. It was, I always have thought, the perfect position for the small bourgeois intellectual. Somehow, I had the sudden urge to look to the shore. What I saw, instead of several umbrellas and sun-bathing people, a great dome of skin and hair.

God! I thought, I grew the biological Hagia Sophia. And what happened? Of course, I panicked, not because Ekin will divorce me –she probably would have done it months before if she wanted to, but because I now had to make sense about the tummy. It was like that equipment you bought with the grant money, which was not really related to the research project.

Hence, my friends, started the great intellectual quest for making the tummy coherent. And, it was, during this quest, I understood why Eco wrote Foucault's Pendulum.

The counter