‘Yaz’ olmalı idi ilk söylenen, ‘oku’ değil. Biz tanrısı değil miyiz bilincimizin? Bizim beynimiz değil mi her suçu unutan? Biz değil miyiz ki her düşünceyi çarpıtan? Yazmalıyız ki sözümüz kök salsın, yazmalıyız ki değişen anlamların geri dönebileceği, yeniden başlayabileceği bir evi olsun. Yazmalıyız ki, suçlarımız ve suçluluklarımız ve hatalarımız yüzümüze çarpılabilsin. Bu değil midir hayatımızın anlamı?


Add to Technorati Favorites

Search This Blog

Jan 9, 2008

Belçikalılar ve Türkler - Milliyet ve Hürriyet'e açık mektup

Sayın editor,

Milliyet gazetesinde 07 Ocak 2008’de “Belçikalılar Türk mü?”, Hürriyet Gazetesinde ise 08 Ocak 2008’de “Belçikalı’lar Türk İddiası” başlıkları altında yayınlanan Anadolu Ajansı (AA) kaynaklı haberin içeriği beni ve meslektaşlarımı son derece kaygılandırdı. Sayın Ahmet Arslan’ın kendine münhasır görüşlerinin basının haberlerin doğruluğunu kontrol etmek, aynı konuda olan değişik görüşleri olabildiğince objektif yansıtmak gibi etik değerleri hiçe sayarak yayınlanması son derece rahatsız edicidir.

Sayın Arslan, yaptığı kısa açıklamada Belçika halkının binlerce yıl önce Avrupa’ya yerleşen Oğuzlar olduğunu, Kürt Boylarının da aslında Türk olduğunu, dahası genetik olarak bu iddiaların kanıtladığını söylüyor. Arslan’ın açıklamalarının hiç bir bilimsel temeli bulunmadığını ne yazık ki üstüne basarak söylemek zorundayım. Dahası, bu tip genelleyici açıklamalar, etnik grupların çok karmaşık tarihsel ve kültürel süreçler sonucunda oluştuklarını ve genetik yakınlığın bu grupların oluşmasında her zaman önemli olmadığını hiçe saymakta ve ırkçı söylemlere zemin hazırlamaktadır. Üstelik, bu tip inanılırlığı az olan açıklamalar, Türkiye’de zaten zayıf olan bilimsel söylemin etkisini iyice azaltacak, bu konularda yapılacak araştırmaların toplum içinde ciddiye alınmasını zorlaştıracaktır.

Herhangi bir antropolog veya tarihçi tarafından ciddiye alınamayacak bu açıklamaların Türkiye’nin önde gelen iki gazetesinde yer alması kanımca iki şekilde açıklanabilir. İlk akla gelen açıklama bu haberin ideolojik bir kaygı ile yayınladığı. İkincisi ve daha muhtemel olanı ise sözü geçen gazetelerin tiraj kaygısı ile sansasyon ve polemik yaratmaya çalışmaları. Ne yazık ki, her iki durumda da, Sayın Arslan’ın açıklamalarının hiç bir edisyon verilmeden yayınlanması, Türkiye basınının bilimsel haberleri doğru, tartışmaya açık ve düzeyli bir şekilde vermeme alışkanlığına örnek teşkil etmektedir. Bu aymazlık Türkiye’de ideolojik olarak sorunlu ve çarpıtılmış kavramları zaten sınırlı olan bilimsel tartışma ekseninden, tabloid propagandist bir düzleme çekmektedir.

Sayın Arslan’ın içerik olarak çarpıcı, ideolojik olarak provokatif ve bilimsel olarak sorunlu açıklamalarının, başka hiçbir görüş alınmadan ve doğrulukları kontol edilmeden gazetelerinizde yayınlanmasını esefle karşıladım.

Saygılarımla

Ömer Gökçümen
Pensilvanya Üniversitesi
Moleküler Antropolog

Jan 3, 2008

S.S. Özkubulay'a cevap

Serdar Sabri Özkubulay'ın Radikal 2'de 30 Aralık 2007'de yayınlanmış Türkiye'nin Genetik Zenginliği isimli yazısına kısa bir cevap.

Merhabalar,
30 Aralık 2007 tarihli yazınızı ilgiyle okudum... Her ne kadar bu konunun gündemde olması beni çok mutlu etse de, bu konuda yazarken iki konuda özen göstermenizi rica edeceğim:

1. Kullandığınız terminoloji kimi zaman yanlış anlaşılmalara açık... Örneğin yazınızın sonlarında "Bugün Anadolu'da Orta Asya'dan gelen Oğuz geni ya da bir başkası baskın değil belki, ama anlaşılan birlikte taşınan Türk kültürü bu topraklara hakim olmuş." Buradan, bir Oğuz geninin var olduğu sonucu ortaya çıkıyor ki, bırakın böyle bir geni (protein kodlayan DNA dizisi), Oğuzlara özgü bir tekil mutasyon dahi saptanamamıştır bu güne kadar.

2. Bir hafta önce benim de Radikal 2'deki yazımda da vurgulamak istediğim üzere, Cinnioğlu ve arkadaşlarının (genelinde Cavalli-Sforza ekolünün) kıtalararası, büyük göçleri çözmek gibi bir uğraşları vardı ve kendi paradigmalarına uygun olarak Avrasya'yı çalışabilir bölgelere ayırmışlardır (İç Asya, Avrupa, Ortadoğu vb.). Bu demek değildir ki, Orta Asya'ya kendi içinde evrimleşmiş bir genetik havuzdur.

Bir çok konuda sanıyorum benzer düşünüyoruz. Ancak, Türkiye'de yaşayan insanların kökenleri ile ilgili konular sizin de dediğiniz gibi çok hassas ve de daha Türkiye'de genetiğin yeni tartışılmaya başlandığı bir dönemde zaten varolan kavram karmaşasını daha da kötüleştirmek gereksiz ama büyük sorunlar yaratacaktır. Bu konuda biraz daha dikkatli olacağınızdan eminim. Yakın zamanda tanışmak ümidi ile.

Dec 11, 2007

Özkök'e cevap - Türkler bir Irk mıdır

Merhaba. Aşağıda Ertuğrul Özkök'ün 23 Şubat 2007 tarihli "Türkler bir Irk mıdır?" başlıklı yazısına (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6003915.asp?yazarid=10 ) cevaben yazdığım mektubu bulacaksınız. Bilginize..

Sayın Editör,
Ankara ve Pensilvanya Üniversitelerinde Anadolu populasyon tarihi üzerinde çalışmalar yapmakta olan bir antropoloğum. Ertuğrul Özkök'ün 23 Şubat 2007 tarihli yazısınızda çok önemli konulara değindiğini ancak bu konularda bilinçsiz ve sığ saptamalarda bulunduğunu düşünüyorum.

Özellikle uzmanı olmadığı ve son derece hassas olan konularda, ve bu yazının özelinde 'Türk Irkı' ile ilgili olarak, Jean-Paul Roux'tan kısmi alıntılarla yapılan saptamalar son derece üzücü. Öncelikle kıta Avrupa'sının toplumların oluşumu ile ilgili eskimiş ve Avrupa merkezci düşünceleri hiç bir eleştirel filtreden geçirmeden olduğu gibi kaynak gösterilmesi sorunlu.

Bugün, ırk kavramının biyolojik gerçekliğinin olmadığı ve dünya toplumlarının birbirlerine biyolojik olarak eskiden düşünüldüğünden çok daha yakın oldukları kabul edilmektedir (bkz: American Association of Anthropology, statement on race. http://www.aaanet.org/stmts/racepp.htm). Bu durumda, Türk ırkından bahsetmenin, bu grubun ırksal özelliklerinin olmadığı veya seyreldiği savunulsa bile, Özkök'ün yapmaya çalıştığı gibi bilimsel bir temeli yoktur. Hele "kan" kavramının bu kadar hoyratça ve düşüncesizce Hürriyet gibi büyük bir gazetenin editör köşesinde yer alması son derece üzücüdür.

Bir bilim insanı için kan, temel görevi Oksijen taşımak olan bir dokudur. Sosyal bilimlerde ki önemi ise tabii ki bir çok toplumun kan kavramına son derece büyük önem vermesindendir. Ama Roux'un yazdığı ve Özkök'ün aynen kullandığı "yabancı...kan," "eski Türk kanı" gibi ifadeler hem gerçek genetik tarihin karmaşıklığını hiçe sayan, hem de ırkçı düşüncenin kendine slogan bellediği kavramlardır.

Özkök, yazısında, toplumların populasyon tarihlerini anlamak için çalışan, çağdaş antropoloji ve adli bilim dallarını tamamen hiçe saymış ve de tek bir kaynaktan yola çıkarak yazısını kurgulamıştır. Toplumların tarihleri gibi önemli ve hassas konuların tabi ki tartışılması gerekmektedir. Ancak, bu tartışmaların yoğun, karşılaştırılmalı araştırmalar bağlamında yapılması ve tekil fikirlerden kaçınılması esastır. Özkök'ün yaptığı şekilde yarım yamalak araştırılmış verileri, hiç bir kontrol olmadan, bilimsel gerçeklik olarak sunmak, herhalde ancak büyük gazete editörlerinin yapabileceği cinsten bir gaflettir.
Saygılarımla.

Fish, Squid and Simplicity

September 6th 2007. 8.30pm. In some small tavern in Split.


From my travels in Split, I remember one little room the most. If you ask me what exactly in this room caught my attention, my answer would be simple: Nothing!

It was late evening and I had still a couple of long hours to kill in Split, before I catch my bus to Sarajevo. So, I was wandering around the city without any real purpose. One small door caught my attention as two pretty girls, who were obviously tourists –American ones for that matter- just got out of that door.

As I poked my head into the small opening, a big woman, with simple but strong face, appeared without any warning and started shouting at me.

I, struck with horror, tried to explain myself until I realized she was not cursing at me. She was, in fact, repeating the words Fish and Squid in a completely unintelligible accent.

In ten minutes time, I was sitting comfortably at one of the four tables in the room, eating my deliciously cooked fish and squid and sipping from a glass of Kaltenberg Pils. Apparently, this place only served exactly those things that I was enjoying; fish, squid and beer.

I felt that this dimly lit room was one place I was to remember in Split. But, I wondered, what was so special about it. The walls, which were painted to a dull yellow, carried the only clues to the history of this place: two photographs. One showed a guy (the husband, the brother, the son?) holding a big gun, with pride and with respect. In another, you found a young kid, with a huge smile on his face. The fact that he missed two or more teeth, made him look like an extremely cute boxer with an unnaturally big head. Of course, it has to be mentioned that Elvis Presley was the music of choice in this magically cozy place.

Then, I realized. How much the simplicity of the room highlighted the people inside.
An Asian traveler, with a fancy backpack and cool hair was sitting at one of the tables. He would have been completely unremarkable anywhere else. But, there he was, standing out like a heroic Manga character. I almost expected him to carry a sword or a laser gun. He looked at me, I smiled at him, and it did not work. He just snorted and got back to his squids, as any cool Samurai would.

At another table, an old Croatian couple was sitting. They were eating and drinking fearlessly, as if they were 20. Once in a while, the old man leaned over the table and touched his companion’s hand. Their, happiness and content were so visible that it felt as if this was a film scene.

The next table was occupied by a Spanish couple; both very beautiful, and completely ignorant of their surrounding. Her plumpness contrasted to his grungy attractiveness, and they were ridiculous examples of a happy couple, touching each other’s faces every five seconds, their eyes locked.

These five people were so visible, so unique, and so powerfully present in that little restaurant that I realized this was the magic of the place. It had the power to show what was human and just made sure that people were what they were. In that place, none of us were tourists, none of us had nationalities. We were what we were.


Simplicity… Sometimes that is all it takes to make a place memorable. If you ask me to tell one place in Split, a city of palaces and cathedrals, narrow streets of cobble stone and small cafes, I would tell you about one nameless restaurant in a forgotten, ordinary neighborhood.

Dec 5, 2007

One man's suffering is another man's glory

Does writing about the misfortunes of men help? Does glorifying these misfortunes not only for glorifying our own agendas? Do we not convert the raw agony of others into mythical and epic stories of our own creation? And above all, do we not put our names on the stories of others?

Human suffering is ugly. The world of people is just like Camus’ Oran, chaotic, corrupt, and generally horrendously unaesthetic. So, what is there to write about human suffering?

“Do you know, my child, right now, I am sitting on top of my wife and kids? I curse god, and I curse every force in the nature that made this horror possible” This was a man, sitting on top of a rubble, half of which was eaten by a peaceful looking sea. I stood there, speechless, nothing to say, nothing to do. I just left him, back to my humble job, distributing the food for the victims in the area.

I dug out this paragraph yesterday. It was among the many pages, I wrote, when I went to “help” the victims of the Gölcük earthquake. I realize now (thanks to Radu), it is cheesiness on ecstasy. It is exploitation of the victims, profiting from other people’s horrors and most importantly a masochistic therapy to deal with the personal responsibility in those events.

Wars, famines, inequalities, raped children, poverty... I almost constantly feel horrible. Yet, I realize now that I should expect no escape from this feeling. Writing about the suffering does not and should not take away the responsibility.

Nov 19, 2007

Genler, entellektüeller ve başkalarının yazıları

Aşağıda, Genom isimli yeni bir kitabın Hikmet Temel Akarsu tarafından yazılmış eleştirisine cevaben yazılmış bir mektubu bulacaksınız.

Sayın Akarsu,

Matt Ridley'in kitabı ile ilgili yazınızı hem ilgiyle, hem de küçük bir kıskançlıkla okudum, zira aynı kitapla ilgili bir tanıtım yazısını ben de Radikal Kitap'a, bir hafta geç olarak, göndermiştim. Her zamanki zarif üslubunuzla, çok değişik ve ilginç bir perspektifi temsil ederek benim için çok ilginç bir yazı ortaya çıkardığınızı söylemeliyim.Üstelik, ben de sizin gibi kitabı çok beğendim ve Türkiye'de yayınlanmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak, görüşlerimizin temellendiği noktalarda önemli bir ayrılık var. Bu mektubu da, bu ayrılık konusunda bir tartışmayı başlatabileceği umuduyla yazmaktayım.

"Genellikle edebiyat yazılarıyla tanıdığım ve bu alanda ürün verdiğini bildiğim bir yazar bir gün karşıma genetik bilimini konu edinen, Genom adını taşıyan, bilimsel bir kitap hakkında yazdığı kritik ile çıksaydı ilk tepkim: ‘Hayırdır inşallah’ diye ünlemek ve yazara da yazıya da kuşkuyla yaklaşmak olurdu." sözleri ile başladığınız yazınızın içeriğinde, bilim yazılarının genel olarak edebiyat ile uyuşmayacağı konusundaki önyargılar olur olmaz hortluyor. Bu da beni iki nedenle rahatsız etti. İlki, entelektüel gelişimi ve düşünce tarzını, birbirinden bağımsız kategorilere ayırmanız (edebiyat-bilim). İkincisi ise bilim ile ilgilenen insanları, kendi entelektüel zümrenizden bağımsız bir grup olarak düşünmeniz.

Entelektüel düşüncelerde ve topluluklarda, sizin yazınızla da örneklenen, bu ikircikli durum, entelektüelizme karşı olan grupların eline çok büyük avantajlar vermekle kalmıyor, kendi içimizde yaratıcılığımızı inanılmaz derecede kısıtlıyor. Düşünsenize, öyle bir çağda yaşıyoruz ki, yazdıklarımız ve okuduklarımız, mektuplarımız, sözlerimiz ve hatta aşklarımız 1'ler ve 0'lar olarak, yarı-bilinçli makineler aracılığı ile birbirimize ulaşıyor. Öyle bir çağdayız ki, klasik etik problemlerimizin üzerine bir de, insan klonlamayı, çevre kirlenmesini, sermaye odaklarının genetik bilgiyi elinde tutmasını (örn. genetik olarak modifiye edilmiş tarım ürünleri), biyolojik silahları ve daha nicesini eklemek durumundayız. Öyle bir çağ ki yaşadığımız; aşklar, dostluklar, insan ilişkileri ve hatta topluluklar internetten, olağanüstü büyüklükteki sanal ağlar üzerinden kuruluyor (örn. facebook). Böylesi bir çağda, edebiyatın bilimden ayrı düşünülmesi ve bir entelektüelin kendisini sadece edebiyat adını verdiği kısıtlı bir söylemle anlamlandırması, beni endişelendiriyor. Aynı biçimde, bir bilim insanının kendini pozitif bilimin tarihsiz evrenine kilitlemesinden de kaygı duyduğumu eklememe izin verin.

Şu notu da düşmek isterim. Türkiye'de bilim kitaplarının bu kadar tekdüze olması, sanıyorum, öz olarak ilginç ve daha önemlisi etik, sosyal, psikolojik vb. dinamikler açısından son derece ilgili konuları işleyen kitapların, baştan savma ve emek harcamadan yazılmasından kaynaklanıyor.. Üstelik, dile hâkim olan çevirmenlerin ve yayınevlerinin bilim kitaplarını her zaman ikinci planda çeviri listelerine almaları da, Türkçeye çevrilmiş bilim kitapları külliyatının eksik temsil edilmesine yol açıyor. Sonuçta, bilgi üretimi ve entelektüel düşünce süreçleri birbirleri ile bağlı olduğu oranda değer kazanır gibi geliyor bana. Dolayısı ile Türkiye'de yoğun bir şekilde hissedilen bilimsel olanı reddetme eğiliminin, bu dünyayı anlama ve anlatma ihtiyacımızın önündeki önemli bir engel olduğunu düşünüyorum.

Eğer ki nedensizce birbirimizin arasında kalan bağlantıları koparır, kendimizi bilimin veya edebiyatın fildişi kulelerine hapsedersek, gün gelir Binbir Gece Masalları’ndaki şairin durumuna düşeriz:

"Ey Şair! Bahtın rüzgarı hiç senden yana esmeyecek! Ne kamış kalemin, ne
yazının ahenkli kıvrımları seni asla zenginleştirmez!"
Hikmet Bey burada bana ayrıntılı bir cevap verdi. Enteresan bir e-mail diyaloğu oluştu. Aşağıda kendisinin izni ile cevabı:
Selamlar Ömer Bey;
İlginiz ve değerli yorumlarınız için teşekkür ediyorum. Kanımca bu kitap, benimki gibi birkaç yazıyı daha kaldırırdı. Radikal Kitap'ın editörlerinin yerinde olsaydım, sizin yazınızı da basar ve bu kitabı kapak konusu yapardım. Bu denli değerli eser çok sık çıkmıyor. Fakat gazetecilik temposu içerisinde arkadaşların bu düzeyde bir ilgi göstermesi bile çok güzel.
Yazınızda dile getirdiğiniz iltifatlar için çok teşekkür ederim. Yaşadığımız aleladelikler çağında elimden geldiği kadar yazının hakkını vermeye çabalıyorum.

Eleştirilerinize gelince: Doğrusu bana yönelttiğiniz eleştirilerden yararlandım. Düşüncemde özgün bir ışık yakmayı başardınız. Ben olaya hiç de böyle bakmamıştım. Yazıma başlarken kitabın hakkını verecek çarpıcı bir giriş yapmak peşindeydim dürüst söylemek gerekirse. Bunun için de kendimi küçümseyerek işe girişmenin yararlı bir yol olacağını düşünmüştüm. Fakat yazıma sizin uyarılarınızdan sonra bir daha bakınca, işaret ettiğiniz türde yaklaşımları ateşleyebilecek bir algının ortaya çıkabileceğini farkettim.

Size bu uyarınızdan dolayı teşekkür ediyorum. Esasta benim de düşüncelerim sizinki gibi. Üçüncü Binyıl'da edebiyatın bilimle çok daha içiçe olacağına, kuru sıkı laf salatalarındansa derin bilgi ve araştırmalara, buluşlara dayanacağına inanıyorum. Kaldı ki bu konudaki düşüncelerimde samimi olduğumu kanıtlayan delillerim de var. Yayınlanmış iki adet Siberpunk romanım vardır. Ve bunlar sanal ortamda sürüp giden mücadeleleri alegorize eden romanlardır. Toplumumuzda hiç ilgi görmediler ama özgün sözler söyleyen romanların standart kaderinin böyle olduğunu bildiğim için çok dert etmedim. O romanların adları Siber Tragedya ya da Iphigeneia (Ölümsüz Antikite:2) ve Casus Belli ya da Helena (Ölümsüz Antikite:3) Dilerseniz bir göz atarsınız.

Neticede, okurun girişteki peşin hükmümün edebi bir sanattan ibaret olduğunu sezmesini ummaktan başka yapacak bir şey yok şu anda. Ayrıca yazımın bu problematiklere rağmen ilgi derlemesi, sizin gibi değerli birini bile heyecanlandırması, bu güzelim kitap adına hoş oldu diye düşünüyorum.

Oct 19, 2007

Conformist Cultural Praxis or `oh my god, we are all racists`

This piece, which was written by Radu Ioviţă (a.k.a. The Hairy Carpathian Sheep), will be read in an adaptation of "Conu Leonida faţă cu reacţiunea" (Mr. Leonida faced with the Reaction) by Ion Luca Caragiale. I think, it is a very insightful and novel look on the issue of multiculturalism. Enjoy.



55 years have now passed since Alfred Kroeber and Clyde Kluckhohn compiled their now famous list of the then available 164 definitions of the term "culture", and we still haven't arrived at a satisfactory one. In fact, the degree of variation found in this set of definitions necessarily renders a statement that could satisfy everyone of them so general and vague that most anthropologists have ceased trying to define culture, and have limited their activities to merely studying the thing in itself. If one were, however, to enunciate such a general and broad definition, it would be something like this: "Culture is the set of all socially learnt and socially transmitted behaviours." Note that this definition does not exclude a number of non-human animals from its application, nor does it specify a group size or longevity in terms of generations across which the said behaviours are transmitted, but it does exclude idiosyncratic stereotyped behaviours of particular individuals. The culture concept as defined above, therefore, is a very flexible and yet somewhat abstract one, which departs in a number of important ways from folk definitions of culture, most of which only refer to a minuscule component of institutionalized and curated behaviors, such as religion, language (langue as opposed to langage), and music, literature, and the arts and sciences. It must be said here that not only is this scientific definition at odds with the folk understanding of culture for semantic reasons, but also because the latter lends itself much more easily to political manipulation in the scope of the formation of new group identities.

The term 'multiculturalism' emerges, in light of the above, as a purely politically-motivated discursive label which denotes the alleged desire of a society to promote the existence on equal terms of multiple 'cultures,' in the folk sense I have described earlier. Usually, it is employed at an institutional level by the dominant members of that society and their affiliated representatives in order to categorize, catalogue, and control cultural expression that does not conform to otherwise acceptable norms of behaviour. It stands to reason that a system where the dominant group determines the forms of culture that subaltern groups are allowed to display for the edification of the general public is little more than a cultural petting-zoo, featuring one's own neighbours and friends. Thus, the creation of the foreign Other serves not only the function of raising mainstream awareness of It but, in that process, of taming it and reducing it to an unthreatening entity.

Because the premise is that two or more 'cultures' must have equal status, multiculturalism naturally presupposes that forms of behaviour can be evaluated according to lists of criteria in order to determine their inclusion or exclusion from the policy. In most countries, multiculturalism tacitly refers to the acceptance of ethnic groups and their behavioural manifestations, but fails to incorporate the majority of other groups which may be linguistically or religiously similar to the mainstream, but otherwise play by radically different rules. It follows naturally that artists, academics, farmers, punks, sailors etc. are forced to align themselves with the group identity as defined by the policy itself if they wish to benefit from it. In the case of artists and intellectuals, this is a kind of mild yet stern censorship, which forces their creativity to conform, at least outwardly, to norms that can be parsed by the policy machine.

Oct 16, 2007

Yanlışlanabilir Cehennemler

Yağmurlu bir gündü... Bilim Kulübünün küçücük odasında sıkış tepiş oturmuş, nefeslerimizle odayı, elimizi yakan yarı erimiş plastik bardaklar içinden yudumladığımız kalitesiz hazır kahve ile de içimizi ısıtıyorduk.

Bilimkurgu alt-komisyonunun bilmem kaçıncı toplantısıydı ve Asimov’un evrenini, Frank Herbert’inki ile karşılaştırıyorduk. Hepimiz Asimov’dan gizli gizli zevk alsak da, onun sıradan, bilim fetişizmi ile kendinden geçmiş bir sosyal değişim karşıtı olduğunu dile getirmekten geri durmuyorduk. Fremen’lerin baş kaldırışını, evrimsel süreçlerin sosyal sistemlere indirgenebileceğini söyleyen bir arkadaşa hepimiz bağıra çağıra tepkimizi gösteriyor, bütün bu keşmekeş içinde kapının altından sızan soğuk hissedilmez oluyordu.

Size orada aklımda kalan o tarif edilemez hisleri, mesela PDK’nın androidlerinin, Asimov’un robotlarından ne kadar daha gerçek olduğunu söylemek için sabırsızlanmamı veya benimle aynı fikirde olmayan insanlara karşı duyduğum o öfke-saygı karışımı duyguyu anlatmam mümkün değil.

Bir ömür önceymiş gibi hatırlıyorum şimdi bunları ve hatırlamamın nedeni elimde tuttuğum “Başka Dünyalar Mümkün isimli bir derlemenin kapağındaki isim: Murat Güney. Murat’ı çok da tanımıyorum. İki dönem mi küçüğümdü, bir mi, önemli değil. Aynı okuldan ve aynı kulüpten olmamız da çok önemli değil. Hatta ikimizin de, çok da alakalı bölümler okumamış olduğumuz halde, antropolojiye yönelmemiz de çok anlamlı olmayabilir. Asıl önemli olan, o yağmurlu günde aynı kahveyi içmemiz, aynı heyecanı paylaşmamız ve en önemlisi onun bu heyecanına emeğini de katarak şimdi sanki kendiminmiş gibi sahiplendiğim düşüncelerin, tartışmaların asıl sahiplerinin seslerini duyabildiğim bir derlemeyi bana, hepimize ulaştırması.

Neyin peşindeydik hala tam bilemiyorum. Duygularıyla, kurduğu sosyal yapılarla, cinsiyetleriyle, yaptıkları ve yapamadıklarıyla, kavgaları ve aşklarıyla insanı merak ediyorduk herhalde. Bilimkurgu işte tam burada, insanı başka dünyalarda, yetkin ve aciz, asil ve yoz, yaşlı ve genç, kadın ve erkek, makine ve organik, binlerce şekilde, kimi zaman indirgeyerek, kimi zaman küçücük dünyalarla kısıtlayarak, kimi zaman tüm evrenin sonsuzluğunda eriterek anlamaya çalışıyor. Sonsuz boyutlu disütopyalar evreninde, bilimkurgu kendi cehennemlerini, Popper’ın söylemi ile, “yanlışlanabilir” olarak kurguluyor. Bu cehennemler, benim gibiler için, postmodern dünyanın onlarca kaçışı arasında, gerçekliği ve dolayısı ile insanı bulamamanın acısını paylaşmama yardımcı oluyor olsa gerek.

Bu sorunsal üzerine Murat benden çok daha uzun zamandır ve daha yoğun bir şekilde kafa yoruyor. Hatırlıyorum, anarşist bir bilimkurgu dergisi çıkarmışlardı, kısa soluklu ama geniş fikirli: Davetsiz misafir, şimdilerde, ismine uygun bir şekilde, davetsizce, internette rahatsız ediyor yerinden memnun organik entellektüelleri.

Burada Murat’ın derlemesinin eleştirisini yapmayacağım (ki yapılmışı var). Tek söyleyeceğim, bilimin, kültürün ve evrenin dinamiklerinin birleştiği bir yerde varoluyor insanın gerçekliği. Bu sanal gerçek, insan olmamızın sınırlılığı içinde de olsa, elimizdeki tek gerçek. İşte bu yüzden bilimkurgu tam da bu kültür, bilim, evren birleşmesinin ortasına insanı koyarak, ister istemez, kendi gerçeğimizle yüzleşmemizi (bkz. Aylak Madam Tuvaleti) sağlıyor. “Başka Dünyalar Mümkün” de yer alan karamsar ütopyaların anlamlandırılması süreci, garip bir umut bırakıyor insanın damağında. Kimbilir, belki de kendi küçük varoluşumuzla bile, hatta sırf varoluşumuz küçük olduğu için başka dünyalar mümkündür.

Oct 9, 2007

Nuray Mert'e Mektup

Sayın Nuray Mert,

8 Ekim 2007 tarihli “Bilim budalalığı” isimli yazınız, olağandışı olarak, sığ, demogojik ve de entellektüel olarak kısıtlayıcı bulduğumu üzülerek belirtmeliyim. Her ne kadar yazınızda belirttiğiniz üzere, Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi (AKPM) gibi politik bir kurumun, bu tip tartışmalarda açık ve ahlaki bağlamda kararlar alması bana da abes gelse de, siz bu konuya eleştirinizi açık bir bilim karşıtı kampanyaya çevirerek yapmışsınız. Bilime yaptığınız suçlamalar entellektüel olarak derinliksiz, politik açıdan ise zaten üniversitelerinde, rasyonel düşüncenin serpilemediği politik duruşların bilimsel yeterlilikten daha fazla önem arz ettiği, garip, yetersiz ve de en önemlisi kalitesiz bir entellektüel ortamın dışına çıkamayan bir ülkede, manasız.

Alınan kararı “pozitivist, bilim budalalığı” olarak tanımlarken, hem tüm bilim insanlarını, hem de bilim epistemolojisini. Halbuki, AKPM’de alınan karar, politik bir kurum tarafından alınmıştır, bilimsel bir oluşum tarafından değil. Dahası, yazınızda, bilimle ilgili çok temel önyargıları ortaya koyuyorsunuz. Örneğin:

“Bilim, mevcut fizik ve biyolojik dünyanın keşfi, bu keşiften hareketle, fizik dünyada insan konforu lehinde icatlar ve biyolojik dünyada insan sağlığına yönelik gelişmelerin temelini oluşturur. Varoluşla ilgili soruların cevabını vermez, veremez. Bu, felsefe, yani spekülasyonun alanıdır.”

şeklinde bir genelleme yapmışsınız. Bu son derece sığ önerme, bütün bilim felsefesini olduğu gibi çöpe atmakla kalmıyor, felsefenin rasyonel epistemolojisini (özellikle mantık) hiçe sayıyor.

Ama yazınızın en garip yanı evrimi açıklarken teori ile varsayım kavramlarını aynı anlama geliyormuş gibi kullanmanız. Aynı Adnan Oktar ve diğer bilinen adı ile Harun Yahya’nın yaptığı üzere, teorinin mantık, “peer-review,” test edilme vb. süreçlerle ortaya çıkmış, devamlı yenilenen karmaşık bir düşünsel yapı olduğunu hiçe saymışsınız.

Yine genellemelerinizden birisinde, bütün aydınlanma söylemini ve tarihini hiçe sayarak “insan hakları ve demokrasi gibi konuların, evrim teorisiyle hiçbir alakası yoktur” diyerek aydınlanmanın, insan haklarının ve demokrasinin modernleşme süreci içerisinde birlikte geliştiği varsayımını görmezden gelmişsiniz.

Modern tarihte, bir çok politik ve insanı felaketin çarpık bir bilim adına yapıldığı saptaması doğrudur. Ama bugün Amerikan Devleti, sizin de devamlı belirttiğiniz üzerine Demokrasi adına insanlık suçları işlemekte. Bu demek değildir ki, Demokrasi bir kavram ve bir düşünce sistemi olarak “kötüdür.” Hatırlatmak isterim ki, bugün, bilimin kendisi, kendi tarihi ile hesaplaşmakta diğer tüm bilgi üretme yollarından daha başarılıdır ve sosyal Darwinizmin ve öjeni bağlamında yapılan haksızlıkları yine akademinin kendisi ortaya çıkarmıştır büyük ölçüde.

Pozitivist dar kafalılar,” diyerek kınadığınız insanlar, bence akademinin içinde değil de, daha ziyade bilimsel epistemolojiyi, evrim teorisini ve bilgi üretme süreçlerini yanlış anlayan veya politik amaçlarla bilinçli olarak çarpıtanlar olsa gerek. Yaratılış tezlerini genelleyenler ve bunu politik araç olarak kullananlar bilim adamları değil, evrime açık bir savaş açmış dini gruplardır. Tam olarak ne olduğunu anlayamadığım “kadim dini gelenekleri” de indirgeyen çoğunlukla onlardır.

Bilginiz için söylüyorum Türkiye’de evrim teorisini kabul edenlerin oranı Avrupa'da sonuncu sıradadadır ve %30’un altındadır (J. D. Miller et al. Science 313, 765–766; 2006). Dahası, Türkiye’deki biyoloji öğretmenlerinin sadece %47’si evrim teorisinin doğruluğuna inanmaktadır (Somel et al. Nature 445, 147 2007). Halbuki, evrim teorisi biyoloji, tıp, ekoloji vb. bilimlerin temel olarak kullandığı, ve bilim dünyasının en sağlam teorilerinden birisidir. Bugünkü savunulduğu şekliyle (bkz. http://www.harunyahya.com/) yaradılışa inanan bir tıp doktorunun veya biyoloğun nasıl kendi işinde tutarlı olabileceğini düşünüyorsunuz bilemiyorum.

Yazınızı gerçekten esefle karşıladım. Amerika’nın dış politıkasına duyduğunuz tepkiyi anlıyorum. Ama bu tepki yüzünden, Türkiye’de zaten son derece kuvvetsiz olan bilimi ve daha genelde rasyonel düşünce sistemlerini bu kadar ağır ve dayanaksız eleştirmeniz gerçekten çok sıkıntı verici. Unutmayın ki, tek savaş, sizin savaşınız değil.

Saygılarımla

Oct 8, 2007

The anthropologist as a soldier.

There was a very interesting discussion recently in the anthropology department of Penn. The discussion was stemmed from the NY times article that reported the work of an anthropologist named "Tracy," who works for the American Army in Afghanistan (for the full article:
http://www.nytimes.com/2007/10/05/world/asia/05afghan.html?hp)

Of course, this article entails many ethical and professonal dilemmas that sparked a pretty interesting discussion... Below is a excellent response by a fellow anthropologist and a very close friend, who wanted to be identified as the "furry carpathine sheep." (Slightly edited)

Here's my "doi bani" (2 Romanian cents, ironically, an expression that means "worthless" in Ro), or, if you prefer something more familiar, meine drei Groschen :What is actually the subject of discussion seems to be split into several issues, whereas the emotional attitude seems to be the same in all cases. I suggest we look at the ramifications.

First, we are dealing with the immediate, literal issue of the employment of anthropologists in the armed forces as troops, similar to engineers, doctors, and chaplains. Second, there is the question of the involvement of anthropology in helping US government agencies, and its ethical consequences. Finally, and most generally, we are discussing applied anthropology in principle, and its ethical dilemmas. So, when people express outrage, which one of these things are they talking about? (My list is by no means exhaustive, and anyone could rearrange the issues whichever way they wanted, the fact that there are different levels of ramification of the problem remains).

There are some contradictions at play here. Regarding the first level, the employment of individual persons with degrees in anthropology to work for the military is somewhat irrelevant - it is a personal choice related to employment and does not concern the rest of academic anthropologists. Does anyone know "Tracy"? Who is she? Does she publish? This is not an anthropologist, but a military technician with a specialization in tribesmen, or Pashtun, or whatever.

Second, should academic anthropologists be involved in governmental actions? Well, this is a question of what academic anthropologists of the US nationality believe about their government - is it a transparent, democratic, benign government, or a cunning, imperial, secretive, fascist dictatorship? Or something in between (for the popular fence-dwellers)? I for one cannot see what is wrong with top experts in the anthropology of the government offering their consulting services to the government in a public fashion as to how they see things ought to be done. If, on the other hand, they believe that the government will misuse the information, shouldn't they be on the streets protesting the new Order? Or making public announcements about what they as top experts in the culture of the zone think, and why their thinking is ignored or suppressed by said government? I do not expect to see outrage regarding any other form of cooperation with the government. Or should anthropology be fundamentally CONTRA? The gadfly...

Finally, on the application of anthropology in general, what are the ethics of supporting a particular political cause with one's scholarly work? Academics enjoy a privileged position in society - at least in theory, they have access to resources for collecting information, and for disseminating it FREELY. This is academic freedom. However, this is based on the concept that knowledge production in and of itself, is valuable, a concept in which perhaps only old-fashioned folk still believe, but nevertheless one that forms the basis for this freedom we enjoy - honesty independent of interest . When academics openly involve their research with political agendas (and this does not mean just right-wing, war-mongering agendas, but all agendas, communist, racist, liberal, neo-liberal, pacifist, environmentalist etc.), they enter a different realm. I'm just trying to separate research from action, knowledge production from the use of knowledge for a predetermined purpose. Just to pre-empt more 'outrage', I am not saying this other realm is dirty, disgusting, immoral, less intelligent, or otherwise reprehensible in any way. But it is different. Once outside the realm of knowledge production it is harder and harder to defend from political attacks - this is a risk that must be assumed by those who engage in such endeavors. They are subject to ethical concerns not related to the research, but to the cause they are serving. Therefore, the ethical concerns should be different for each of the causes in question. In this case, "is the Iraq war morally correct?".

Now, there are many anthropologists who wish to devote themselves to applying anthropological concepts to trying to find the solution to a crisis, injustice, etc. For instance, the famous Grameen Bank lending strategies in rural Bangladesh were highly influenced by an anthropologically-informed micro-economic policy that emphasized lending to women. Business anthropology seems to be a hot topic nowadays, as evidenced by the multiple courses taught in our department. Where am I going with this? Well, I ask what is the difference in offering expertise to a Bank or to the Army? Or at least being interested in such a cooperation? (as I stated before, I don't consider anonymous people who work for any institution with non-transparent results to be 'anthropologists', so I'm referring to people who apply anthropological concepts in a public fashion). Imagine for example, that, like in the Grameen Bank case, the Army allowed anthropologists to videotape and publish their findings - of course, they might not, but I bet none of us has asked what terms we could get from the Army for carrying research under their auspices.

I'm not condemning either of these practices, but I simply do not think that 'outrage' is the answer that will sort these things out. Provided transparency, dissemination, public discourse, etc., wouldn't it be good for all of us to know how Iraq soldiers relate to the local population? How they think about them, what are they afraid of, what they wish for, why they think they're there etc. Such interactional data are not covered by most newspaper reporters, because of a lack of a way of thinking that anthropology has developed over the last hundred years. Have prominent, politically active, anthropologists had meetings and petitions to inform the US government of their thinking on these issues both prior to the war and during it?

I simply don't know. There are benefits, but they have to be weighed in the right context. In my opinion, Aye this or Nay that doesn't cut it.

The counter